2 Ocak 2013 Çarşamba

Yalçın Kızılay Alt Geçiti'nin bitmeyen çilesi!

Maltepe en işlek caddelerinden biri Mimar Sinan Caddesi. En işlek caddesi olmasının en büyük nedeni, Maltepe'den sahil yoluna inen tek yol olması. Bu cadde üstünde bulunan Yalçın Kızılay Alt Geçiti'nin son aylarda çektiği çileyi, Dünyanın hiç bir algeçiti çekmemiştir.

3.30 Tabelası var mı var(!!!)
Mesele sahil yolunda bir kaç ay önce başlayan Maltepe Marinası inşaatı ile patlak verdi. Bundan önce ayda yılda bir geçite girmeye çalışan, fakat ne geçitin, ne de kendi aracının yüksekliğini bilmeyen kamyon vb. araçların geçişini kolaylaştırmak için, bizzat annemin başvurusuyla, caddenin başına ve geçitin başına 3.30m tabelaları konmuştu. Fakat marina inşaatının hafriyat kamyonları bu tabelaları kale almadan günde en az iki kere geçitten geçmeye çalışıyor. Ve buyrun şamataya. Geçite sıkışan kanyonlar, yaklaşık yarım saatte geçitten geri çıkmaya çalışıyorlar. Bu sırada, cadde üstünde trafik üç yönlü olarak kilitleniyor. Dahası biz "geçit başı sakinleri", her seferinde, korna sesleri, deli gibi bağrışan adamlara ve geri geri gelmeye çabalayan kamyon sensörlerinin BİİP BİİİP BİİP seslerine tahammül etmek zorunda kalıyoruz. Geçitten geri geri çıkan tonlarca yüklü kamyonların frenlerinin patlaması durumda çıkabilecek faciayı takdir edersiniz ki, aklımdan geçirmemeye çalışıyorum.




























Bu hafriyat kamyonu serüveni başladığından beri, Maltepe Belediyesi, Büyük Şehir Belediyesi ve İlçe Emniyet Müdürlüğüyle yaptığımız görüşmelerdeyse, muhataplarımızdan, ya "Bu vatandaş olarak sizin göreviniz değil!" cevabını aldık. Ya da şikayetlerimiz kale alınmadı. En son çare olarak blog yazımı bitirir bitirmez, BİMER'e (Başbakanlık İletişim Merkezi) bir dilekçe yazacağım.
Olacakları size başka bir blog yazısında bildireceğim.
Görüşmek üzere...

SAD

24 Aralık 2012 Pazartesi

37 yıl sonra Kenan'la, kendimle ve deli saçması ülkemle sohbet....

Bugün 24 Aralık 2012, otuz yedi sene önce bugün, bir meslektaşımı vurmuşlar. Kimsenin ne yazacağını, ne söyleyeceğini bir daha asla bilemeceği meslektaşımı... Öğrenciliğni bile bitiremeden. henüz 19 yaşında henüz belki de hiçbir şeyken,  onda "çok" gördükleri neydi hiç blemeyeceğim. Çok gördükleri, şimdi yatağında yatan anasının elini tutmasıydı, "kaderi benzemesin" deyip durdukları gazetecilik mezunu yiğeniyle içeceği bir beş çayı idi. Çok gördükleri, sonradan kaç kere değişeceğini asla bilemeyeceğimiz "düşünceleriydi" belki... ve hiç bir zaman anlamak istemeyeceğim bir sürü zırva....
Gecen hafta onun bu dünyadan göç ettiği o şehirde, hiçbir şeyin değişmediğini seyrettim günlerce.... Okuyan insanların düşünmelerine karşı verilen o garip direnci, küçümsemeyi gördük. "Yanlış" yanlış bilinenlerce, "yanlış" bilenlere hiç anlatımadı bu ülkede, 37 yıl önce kurşun, bugünse plastik mermi ve biber gazı tercüman oldu. Oradan bakınca da saçma duruyor dimi? Elmalarla armutları toplamak gibi. Kenanın kafasında her ne vardıysa beğenmediğiniz, bunu yok etmek için bir beden kullanmak...  Bizim adalet anlayışımız Galileo'nun ev hapsinden beri tuhaf işte. Soyut fikirlere somut silahlarla, somut savaşlara da, soyut gevezeliklerle karşılık vermeye çalışıp duran bir kısır döngü...

Birşeyler değişmedi mi çocuk? diye sorarsan bana Kenan, Değişti tabii, Senin yokluğuna sebep olup da o gün "var" sayılmayan o "uzun saçlı, şapka takan" insanlar var ya, onlar bugün "entellektüel" diye bir tabirle televizyonlara çıkıp "düşüncelerini" aktarıyorlar...

Biz burda kime emateniz bilemiyorum ama,

Sen orada Allah'a emanet ol...

* 24 Aralık 1975'te Ankara'da gazetecilik okurken vurulan Kenan Dayı'nın davsı, "bir insan hem uzun saçlı olup, hem de şapka takamaz. Bu cinsiyetininin belirlenmesi ortadan kaldırır" gibi saçma bir cümleyle kapanmıştır.

19 Aralık 2012 Çarşamba

Toprakların Hükümsüzlüğü


Karşıdan  garip, tuhaf bir adam geliyordu. elinde kazmalar kürekler, oraklar sabanlar...Üstü başı toprak içinde, elleri çok çirkin, çatlak. Sonra topraklarıma girdi. Koca çizmeleriyle her yere ayak izini bıraktı. Üstünde başka kıtaların DNA'ları... hepsini döktü toprağıma... bu yabancılık hissine dayanamıyordum. Neydi bu? Elindeki tüm aletleri sırayla kullanıyordu. olmadık yerlerimi kazıyor, başka başka hislerin topraklarını alıp harmanlıyordu... tüm bunları yaptıktan sonra, günlerce, haftalarca, tüm toprağı usul usul düzeltti. Sonra başlayan o kocaman sessizlik. Milyon saniyelerce hiçbir şey yapmadan durdu. ve ağladım. Gecelerce günlerce ağlıyordum. Ben ağlarken, yüzündeki o güneş gülümsemesiyle bana: İşte bunu bekliyordum dedi. Çok kızmıştım. zaten hallaç pamuğuna dönmüş bu topraklara bir de ağlamak eklenince, nasıl gülünebilirdi. Topraklarımın tam ortasındaydı artık. o geniş mi  geniş arazide küçücük kalmış, tüm küçücüklüğü ile devasa bir hükümdarlık kurmuştu. ne hale çevirdiğini anlamadığım topraklarım, onu, tam orta yerinde kalmış o küçücük adamı, her zerresiyle biliyor olmuştu bir anda. Her şeyi çözdüm demiştim. Adımları, kocaman aletleriyle üzerimde oluşturduğu binlerce garip oluş, hepsi ne kadar da ona ait gibiydi...  Ya da ben öyle sanmıştım.
O gün güneşle birlikte, daha önce hiç kullanmadığı bir şey çıkardı cebinden... küçücük sarı şekilsiz bir tohum. Tüy kadar hafif... Güneşle, suyla, havayla, toprakla hepsiyle çok güçlü bağları olan, hiç birine benzemez bir zerre... onunla ne yapacaktı çok merak ediyordum. Tohumu sımsıkı avuçlayıp, deli gibi koşmaya başladı. ve zıplayıp olduğu yerden en uzak yere düştü toprağın üstünde. Düştüğü yeri var gücüyle kucakladı. Öptü. kokusunu içine çekerek, toprağı saçlarına sürttü. zaten yeterince hükmetmiyor muydu? neden bir olamamıştı hala? Bu çabası niyeydi? Çok mutluydum. sonra buldum cevabını. O sabah toprağa kendini bıraktığı yer, ne benim ben de, ne onun bende, ne de benim onda tanıdığım bir yerdi. "Bir" yerdi, başka "bir" yerdi orası... Elindeki tohumu usulca oraya gömdü. üzerini hiç davranmadığı şekilde nazikçe örtüp, bir daha ağla dedi. kahkahalar atarak ağladım....

Tohum filizlenip, ne olduğunu gösterdiği vakit görüşmek üzere...
SAD...

17 Aralık 2012 Pazartesi

Şiir ile Susun Hikayesi

-->
Bir kentte hiç durmayan bir Şiir varmış. Bu kentte yaşayanların hiç biri, bu şiirin ne zaman başladığını bilmezlermiş. Şiir o kadar uzunmuş ki, kenttekiler ne zaman şiiri anlamaya kalksalar, mutlaka bir yerden sonra kafaları karışır. Mutsuz olurlarmış. Oysa ki şiir hep onlara en güzel dizelerini seçip seçip, allayıp pullayıp, öyle sunarmış. Yine de, şiir dinletse, kentli anlamaz, kentli anlayacak olsa, Şiir anlatamaz bir halde yılardır sürüp gitmiş bu düzen.

Bu Kentte Şiirin sürekli konuşmasından daha kötü bir durum varmış ki, o da Susun gelmesi. Sus ne zaman gelse, Şiirin en korkulu rüyası olurmuş. Hiç durmayan Şiiri, günlerce, haftalarca durdurup, hiç bir fısıltıya müsade etmezmiş. Susun sessizliği o kadar büyük olurmuş ki, kentlilerin bağırışlarını bile yutarmış. Sürekli Şiirin gürültüsünden birbirlerini duymakta zorlanmaları yetmezmiş gibi, bir de Sus geldi mi hiç duyuramamaları onları daha da karmaşık bir duruma sürüklermiş.

Bir gün Şiir Susun kendi kentindeki bu haksız hükümranlığına daha fazla dayanamayıp, ona savaş açmaya karar vermiş. Dünyanın her yerinde yaşayan ne kadar şair varsa toplamış kentine. Şiirin düşüncesi şuymuş: eğer bütün şairler bütün şiirlerini hiç durmadan arka arkaya okurlarsa, Susun sessizliği ortadan kalkacak, böylece bütün dünyaya yalnızca şiirler hakim olacakmış. Fakat konuşamadığı için nasıl haber vereceğini bilememiş. Şiir bunu düşünürken Yazı gelmiş aşklına. Yazıyı kullanarak, ses çıkarmadan bir sürü mektup yazabiliyormuş. Bu Susun çok hoşuna gitmiş, yine de, bu sessizliği yenmesi gerektiğini biliyormuş. Çünkü yazı da olsa hiçbir şey sese dönüşmedikçe anlamlı değilmiş şiir için. Şiir Yazının yardımıyla  Dünyadaki bütün şairlere ulaşmaya başarmış. Şairler de, Şiirin bu çağrısına kulak verip, o kentte doğru yola çıkmışlar. Şairler kente yaklaştıklarında, hepsi çok yorgun bitkin bir haldeymiş. Çünkü, hiç bir ses gelmeyen bu kentte gelebilmek için çok uğraşmışlar, kent o kadar sessizmiş ki, kimse onun hangi yönde olduğunu kestirememiş. Şairler kente varır varmaz uykuya dalmışlar, sabah Susu yenmek için enerjiye ihtiyaçları varmış.

Ertesi sabah bütün şairler kent meydanında toplanmışlar, şiir o kadar çok şairi meydanda bir arada görünce çok sevinmiş. Sonunda tepelerinden kötü kötü bakan Susu, yenebileceklermiş. Şiirin işaretiyle, meydandaki bütün şairler, tüm güçleriyle, bütün şiirlerini okumaya başlamışlar. Fakat sus şairlerin seslerine öyle karşı koyuyormuş ki, şairler havaya duyulmayan sözler savururken, gittikçe öfkeleniyorlarmış, sesler ve Susun devasa sessizliği kenti yok edecek bir hale gelmiş. İnsanlar duymakla duymamak arasında bu savaşın bitmesi için dua etmeye başlamışlar.

Tam her şey bitti dedikleri sırada, uzaktan bir şey duyulmuş, bu duyulan şey şiirden başka bir şeymiş, üstelik kendi kendine susup, yeniden başlayabiliyormuş, bu gelenin ne olduğunu anlamak için, şiir dahil, bütün şairler susmuş. Sus da bu sese izin vermek için kenara çekilmiş. Bu gelen şeyin adı Müzikmiş. On dört tane sihirli değneği varmış elinde, ve bu değneklerle istediği zaman susup, istediği zaman da şiirlerle bütünleşebiliyormuş. Müzik nota dediği sihirli değnekleri Şiirin ve Susun eline vermiş, ve şöyle demiş: bunca yıl Şiir ve Sus olmaktan çıkamadığınız için bir yere varamadınız. Bundan sonra Şiir, senin adın Şarkı Sözü. Senin adınsa ES demiş Susa dönerek.

O günden sonra, Şarkı Sözü olan şiir Susa,  ES olan Sus da, şiire bağlı kalarak, sessizliğe gömülmeden, dura söyle şarkı olup yaşamışlar.

SAD
                                                              18.12.2012


30 Ekim 2012 Salı

Kulağına küpe olsun RTE

Bilirsiniz değil mi Osmanlı padişahlarının kulaklarını neden deldirdiklerini? "Senden büyük Allah var" bunu hatırlatmaktır o kulağa takılan küpelerin anlamı. Küpe ellerine geldiğinde, aynada kulaklarında küpe olduğunu gördüklerinde, halklarına karşı sorumluluklarını hatırlayıp, böbürlenmekten vazgeçerlermiş varsayılır.
Öğlen sabırla oturum TC Başbakanı Recep Tayyip Erdoğanın konuşmasını dinledim. Dinlemezsek anlayamayız, bize öğretilen buydu değil mi? İşte dün Başta Ankara ve İstanbul'da yapılan Cumhuriyet kutlamaları da, 61. hükümete yapılan en güzel seslenişti aslında. Anladılar mı? Hayır!
Anlaşılmamış ki bugün talihsiz ve agrasif açıklamalar yapıldı AKP grup toplantısında.

Birincisi Türkiye Cumhuriyeti'ni yönetmekle yükümlü olarak iktidara gelen her hükümetin birinci görevidir, bu ülkede bir şeyleri iyileştirmek. Sürekli önümüze AKP hükümetinin yaptığı şeyleri önümüze sunmak, gaz almaya çalışmaktır. "Elinizdeki TC pasaportunun değerinin on yılda ne kadar arttığının farkında mısınız?" türünden bir cümleyle, Türkiye vatandaşı olmayı, İngilizce olarak yazacağım ilk önce, "product" Türkçesiyle ürün olarak görmek, kendinizi de o ürünü pazarlayan başka bir "şey" olarak göstermekten başka bir anlama gelmez.

İkinci kısma gelirsek, dün yapılan millet yürüyüşlerini, CHP provakatörlüğü altında yapılan terör eylemi şeklinde bakmak... Şunu iyi anlamak gerekir ki, dünkü yürüşlerde kalabalık içinde hiç kimsenin CHP'yle bir derdi yoktu! Orada başbakanın terörist olarak nitelendirdiği kitle, hipodromda milletçe kutladık dediği kalabalığın geri kalan çoğunluğuydu.
Her fırsatta "İleri Demokrasi" ibaresini yüzümüze vuran başbakanımız. bugün dünyadaki tam demokratik ülkelerin halklarının tepki verişlerini görse, ne yapardı çok merak ediyorum. Terörist diye adlandığınız grup, demokrasinin ana karakterinden biri olan halk muhalefetinin sesiydi hatırlatırım. Eğer Suriyeli muhaliflerin sesini duyuyor ve anlıyorsanız, ülkenizdeki muhalif sesleri de anlamanız gerekir sayın Başbakanım! Üstelik sizin bunu anlamanız için kulağınıza küpe olacak şey, sokaklardaki insanların sesidir.
Yani Padişahlar için "senden büyük Allah var" ise; Cumhuriyet için de, "senden büyük halk var"!

Sevgilerimle...

SAD

10 Ekim 2012 Çarşamba

Tıl Habeş'li çocukların yok edilişi

Bizim yarım küredeki insanlar kışa ısınıyorlar yavaş yavaş. Bütün pisliklertinin üçüncü sınıf otel lobilerilerine sinen sigara kokusu gibi üstlerine sineceği bir kışa... Yağmur sonrası kanalisazyon çukurlarına akan yağmur suyuna akıtıp kinlerini, tüm bu nefreti ekosisteme geçirmek için denizlere boşaltacaklar. Bombalar her patladığında, daha beyaz olanlar, sıcak banyolarının buhulu aynalarında görmezden gelecekler çığlıklarını, güney yarım küreye daha yakın olanların.... Sanki çok temizlermiş gibi, siyah boğazlı kazaklar giyip, örümcek beyinlerinin üst katmanında biriktirdikleri tüy topluluğuna biryantinler sürüp, parlak adamlar olarak çıkacaklar karşınıza. Ve hergün beyaz adam bir ton koyusundan başlayıp katletmeye devam edecek, en siyahı yok edene kadar. Kendi pisliğini örten beyaz derisinin hükümdarlığından emin olana kadar. Çöplükler temiz ve lüks malzemelerden oluşan çöplükler kalacak geriye. Prezervatif plastiğine bulaşmış, aynı bakan, aynı gören, aynı "düşünemeyen" DNA'larla dolu otokontrollü bir çöplük. Savaşların kalıntıları, siz her "temizledik" dediğinizde evinizdeki kadınla, sokakta seviştiğiniz kadının derdinin aynı yeşil kağıt parçacığı için olduğunu gördünüz zaman çarpacak yüzünüze. Çocuklarınızın pamuk beyazı, obur mantarlara dönüştüğünü göreceksiniz. Demokrasilerinizin içinde bilgisayarlaştırdığınız öğretmenleriniz, mantar çocuklarınıza anlatacak müzik, yemek, şiir bulamadığında küreselleşmiş olacaksınız.
Yeni dünya dediğiniz yerde, babannemin Asi kıyısına gidip "habbe habbe guduma" yiyen, bugün sınır kapısı dediğiniz yerden, kaçarak okula gelirken öğretmenine aşından bir lokma getiren, Tıl Habeş'li çocuklarını yok ettiğinizde içiniz rahat olacak...

NOT: Tıl Habeş yeni adıyla Açıkdere köyü, babaannem Ayten Dayı'nın 1948 yılında tayin olup ilk öğretmenlik yaptığı, Hatay'ın Suriye sınırındaki köylerinden biridir....

9 Eylül 2012 Pazar

RHCP rüyası ve sonrası....


Evet geçtiğimiz 5 ayın her 8. gününde size dün gecenin heycanını hatırlattım. Ailemin bana aşıladığı RNR aşkının üstüne benim onlara tanışttırdığım ilk gruplardan biriydi ve bu konser için yıllarca bekleyenlerden biriydim.

Konserin performans bölümüne dair ( İTÜ bir muzikoloji  Y. Lisans öğrencisi adayı olarak) profösyonel yorumlar yapıp haddimi aşmayacağım ama genel olarak Flea, Anthony,Josh ve Chad onlardan beklediğimiz lezzette bir konser yaşattılar bize. Ayrı ayrı hepsinin yaptığı sololar, Josh ve Flea'nın uyumu, Anthony'nin her zamanki delice hareketliliği ve Josh'ın kırık ayağına ramen bize hiçbir şey hissettirmecesine çalması... Ayrıca neredeyse hiç bir Setlistlerinde olmayan, benim son albümde delicesine severek dinlediğim  Did I Let You Know'u İlhan Erşahin'in saksafonu eşliğinde çalmöaları benim için konseri unutulmaz kılacak olaydı.
 Konser sırasında ve sonunda verilen mesajlarsa evrensel bir bakış açısından, ülkemizin şu günlerdeki durumuna bir uyarı niteliğindeydi…

Gelelim seyircilere.... 

Turne I'm Whit You albümü dolayısiyle gerçekleştiği için, otomatikman şarkılar son album ağırlıklı olacağı bilinen birşeydi. Snow Snow diye bağıran kitle biraz setlist taraması yapsaydı, belki bu kadar hayal kırıklığına uğramayacaklardı. I’m Whit You’daki şarkılar dahil bütün şarkıları avazım çıktığı kadar söylediğim için bana gülümseyerek ve hayretle bakan Golden Ring seyircileri de olmayacaktı… Arkamda görebildğim (200-300 kişillik) K1 seyircileriyse Cant Stop ve Under The Bridge dışında yine pek eşlik etmiyorlardı… (Çevremde görebildiğim kadarıyla konuşuyorum. Yine de Sezar’ın hakkı Sezar’a…)

Ben nasıl mı Golden oldum?

Normalde biz de (dünyanın en cool konser seyircisi Kerem ile) her orta halli vatandaş gibi K1 biletlerimizle yollara düştük. Ben pozitifin Engelli girişi anonsunu sosyal medyada duyduktan sonra girişte oraya yönelip nasıl bir platform oluşturduklarına bakmaya karar verdik. Tüm engellileri Golden Ring kapısından içeri aldıkları için, kendimizi, bir anda Golden Ring içinde dolaşırken bulduk. Bu, benim için ilk defa sınıf farkına teslim olduğum andı. Arkama dönüm K1’dekilerin haline baktığımdaysa Pozitif’in beni ezilmelten kurtardığını farkkettim… Hareketlerimin kısıtlanmaması açısından konseri çok keyifli seyrettiğimi söyleyebilirim…

Tüm bunların yanında, K1deki arkadaşlarımın görüş açıları ve üstüste konser seyretmeye çalışmalarını gördükten sonra, aylarca Santralİstaanbul RHCP için doğru yer değil diye haykırışlarımızın ne kadar doğru olduğunu bir kez daha görmüş olduk...
 
Dönüşememek…

Dün gece haliç sokaklarında çaresizce metrobüs durağına kilometrelerce yürüyen binlerce kişiden biri olarak, Sanntralİstalbul’un dönüş plansızlığına deliler gibi kürfedenlerdenim! Siz gelin para harcamanız rahat olsun, sonra ne haliniz varsa görün mantığını anlamak mümkün değil. Sadece şu kadarını söylüyorum anadolu yakası için Kadıköy’e bir ring sefer düzenlenseydi çıkıştaki izdihamı yarı yarıya engellmiş olurdunuz….


Sevgili meraklılarım umarım yukardakı uzunca yazım size dün nasıl bir gün geçirdiğim hakkında bir cevap vermiştir…

Görüşmek üzere…