Eteklerindeki çiçeklerin renkleri saydı içinden. Kırmızı, mor, yeşil, turuncu... Derin bir nefes alıp, karnını içeri çekerek, parmak uçlarında dönerek kendini seyretti aynada. saçlarını ıslatıp geriye doğru özenle taradı, ardından sıkı sıkı topladı. Heyecanlıydı bugün görecekleri için. Ayakkabılarının çamurlarının temizledikten sonra, elbilesinin tonlarına uygun bir hırka seçti kapının arkasından. Gerçekten yolculuğu boyunca keşfedeceği yeni şeyleri düşündükçe evden çıkmak için sabırsızlanıyordu. odadan çıkmadan önce, telaşından odayı ne halde bıraktığı farketti. Hemen yatağını düzeltti. Anneannesinin el emeği kaneviçe yastıkları karyolanın üstüne koymadan özenle kabarttı. pencreyi açıp, temiz havanın içeri dolmasına müsade ederken, cam güzellerinin hafiften çirkinleşmeye başladığını farkketti. Bir şeylerin, eskimesini, solmasını, kırılmasını oldum olası sevmezdi. Bir kap su alıp onlara can verirken keyifleri yerine gelsin diye bir türkü mırıldanmaya başladı.
Zeytinden aşı mısın?
Güzeller başı mısın?
Gönderdiğim mektubu,
Koynunda taşır mısın?
Çiçeklerinin yüzü gülmüştü. odasının kapısının çekip iki üç adımda mutfağa yöneldi. Çay kokusu masada duran lavantaların kokusuyla karşmıştı. Çabucak işe koyulmak için, annesinin her sabah özenle hazırladığı kahvaltıyı bir seferde yutmak geliyordu içinden, ama yapamazdı. Emekle hazırlanmış bir şeye özensizlik gösterilmesi onun için en büyük küfürlerden biriydi. O yüzden mükellef bir ziyafet sofrasındaymış gibi, keyifle bitirdi kahvaltısını. karşı duvardaki saate bakarak hızlandı. 8:30'da Rıfkı amcanın kapısında olmalıydı. Bugün yeni bir gündü. geç kaldığı her saniye yolunun üstünden geçecek farklı bir olayı, detayı kaçırması demekti. on dakika sonra kapıdan dışarı çıkmıştı. Her zamanki gibi erkenden bahçeye inmiş olan anneannesinin yanağından bir öpücük alıp, yamulmuş yemenisini düzeltti. Nerede olursa olsun derli toplu olmayıdı bir insan...
Saat tam sekiz buçukta yan evin kapısında hazır bir şekilde, kapıyı tıklattı. Kapının açılmasını beklerken, yanı başındaki bir kova suya eğilip, yansımasında saçlarına, yüzüne tekrar baktı. üstünü başını düzeltirken, hırkasının sofra kenarındaki ekmek kırıklarını topladığını gördü. heyecanından evden çıkarken bununla bile ilgilenememişti. El çabukluğuyla üzerini silkti. Bu arada Rıfkı amca kapıda belirdi. gülümseyerek günaydınlaştılar. verandadan aşağıya inerek, ahır kapısına yöneldiler. Rıfkı amca ahırdaki beş koyunu otlatmaya götürmesi için hazırlarken, bundan fırsart bulup, Şimşek'in yanına gitti. Yarasını kontrol etti. oldukça iyi görünüyordu. Üstündeki kabuk birkeç güne düşecek altından yeni deri çıkacaktı. Bu yeni günün ilk güzel olayıydı. Öyle sanıyordu ki, bugün birçok iyi şeyin habercisi olacaktı.
Rıfkı amca koyunları dışarı çıkartıp seslendi:
- Artık biraz erken dönün Zeynep, günler iyice uzadı. Ne sen çok yorul, ne de hayvanlar sıcakta perişan olsun...
Zeynep talimatları can kulağıyla dinledikten sonra koyunları da alıp, patika yoldan aşağı, sanki ilk defaymışçasına meraklı, yürümeye başladı. Güneş bu 24 Haziran günü bütün haşmetliyle, Zeynep'in iki yıldır her yaz tatilinden yaptığı işe ışık tutuyor, ondaki tüm "yine"leri "yeni"ye dönüştürme arzusunu destekliyordu. onun hayatı, tüm yinelerin içinde, her yeniyi keşfetmekle büyüyor, evreni, uzayın boş genişlemesinin aksine, bir çınar ağacı gibi, yeşil tonlarıyla bezeli yaprakları gibi serpiliyordu.
SAD
24 Haziran 2012 Pazar
27 Mayıs 2012 Pazar
babaanneme...
Babaannemin hastalığından sonra toparlanma sürecinde, ona herşeyi yeniden öğretiyoruz. Mevsimleri, bitkilerin çiçek açma zamanlarını, çarpım tablosunu, Tespih çekerken neler dendiğini... Sabırla sorduğu bütün soruları yanıtlıyoruz. Kısa süreli hafıza egzersizi için öğrendiklerini 15 dk. arayla tekrar soruyoruz. Tüm bunları yaparken iki şeyi bir kere daha öğrendim. "Çocuk eğitimi sanatların en büyüğüdür." -ki bu sözü bana söyleyen yine babaannemdir, ikincisi ise, Torunların büyükanne-büyükbabayla yetişmesi, çocuk eğitimi ve gelişimi için çok önemlidir. Bu ikincisini neden tekrar ediyorum derseniz; bugün anladım ki, benim şimdi babaanneme öğretmeye çalıştığım herşeyi zamanında büyük bir sabırla o ve diğer büyüklerim öğretmiş. Sanırım günümüzde bu dögüye -büyükler ve torunlar döngüsü- sahip olan ve bunu sonuna kadar yaşayabilen çok az aile var... Bu yüzden bir kere daha söylemek istiyorum: ben dünyanın en şanslı çocuklarından biriyim.
SAD
26 Nisan 2012 Perşembe
Kardeşe...
Arkamda yatağımın üstünde elinde klasik gitarıyla bir şeyler tıgırdatıyor hayatımdaki en önemli adamlardan biri. Annemle babamın güzel geçirdikleri zamanlardan kalan en güzel hediye bana. ilham gibi, ya da bir uyarı işarti karanlığın içinde... Boşluğa düşeyazılan zamanlar olur ya hani, o zamanlarda, bu koca ayaklı, evin katalizörü durumundaki adama bakmam yeterli oluyor. Garip bir sorumluluğu var kardeş sahibi olmanın, sevgisi de hayat gibi gelli gitli oluyor. Ama şüphesiz bakiliği... Ne kadar dişlerimi sıktığım zamanlarımda olsa kafasını kırmamak için, endişelerim de hep geleceği için. Bilmiyor tabii... Onun için ablası hep örnek gösterilen iç sıkıcı idol alınması gereken kadın! Ne sıkıcı değil mi? İnanın ben de olsam ben de burun bükerdim böyle bir cadı karşısında saygı göstermeye(!) Ama öyle değil işte, Kardeş sevgisi de bir aşk biliyor musunuz? hem de çocukluk aşkı dediğiniz cinsinsinden. :) Evet evet tam "büyük aşklar nefret başlarmış" lafına uygun bir aşk. Paylaşacak çok şeyim var, Sulak araziden büyütülmüş genç adamla. İyi ki var...
1 Nisan 2012 Pazar
Zamansız Tohum
bir bahçe... bu benim bahçem... içinde herşey yetişmeyen bir bahçe... sevgimi vermeye değer bulmadığım hiçbir şeyin büyümediği bir toprak parçası. Dört mevsim yeşil kalan ağaçları var mesela bahçemin onlar hep sağlam, çalışmaktan yorulduğumda gölgelerine sığındığım ulu ağaçlar... Sonra bir de hercai menekşeleri var bahçemin. Nazlı çiçeçler familyasından. İlgilenmedin mi küserler bilirim. Boş bırakmaya da gelmez onları hemen boyunları bükülür. Ama bir açtılar mı? Hani o kadar tasasını çekmeye değer bu meretlerin, bir açtılar mı insanın gözü gönlü açılır. Sarmaşıklar cinsinden bir yasemini severim. Hem kararınca sarar yasemin. Ayıpları örter. Çiçekleri de mütevazıdır, küçük, beyaz, ince ve zarif. Yasemin senin yanındadır hep. kendini görmesen de kokusuyla uzaklardan varlığını hissetirir. Hem güven hem de huzur verir adama. Bundan iyisi mi var değil mi? Hep sefa içinde gezdiğimi düşünmeyin bahçemde... Zaman zaman eğreti otları sarar ortalığı. İsmininden de belli eğreti otu. Kökü sağlam olmasa da yüzsüzce üreyen cinsinden. Adamın ayağına dolanır olmadık yerde. Bunları ihmale gelmez ara sıra yolmak lazım, yüzüne gözüne bulaştırır işleri insanın! Süpriz çiçekleriyle kaktüsler vardır. Nasıl ne renk ve ne zaman açacaklarını kestiremezseniz. Fazla yormaz kaktüsler ne su isterler ne budama... Ama sürpriz dedim ya ne zaman yüzünüzü güldürecekleri hiç belli olmaz...
İşte tüm bu zenginliğin içine birgün, nereden geldiğini bilmediğiz bir tohum konar. Siz farkında bile olmadan yeşerip, bahçenin kuytu köşelerinden birinde size göz kırpmaya başlar, Çok heyecanlanırsınız. Bu filizlenen yabancının size ne vereceği bazen tüm çiçekleriniz önemli olur. Ne istediğini bilmeden her şeyi verirsiniz ona. Emin olduğumuz tek şey, bu el tohumunun sizin toprağınıza yatkın olduğudur. Yoksa niye pıtıraklanıp kafasını çıkartsın ki diye düşünürsünüz. Lakin bu ağaç hep beklemediğiniz şeyler verir size. Dallanıp budaklanacağını beklediğinzde bodur kaldığını görürsünüz, Çiçek açıp, meyve vermeye kalktığında ağzınız sulanırken, yemişinin yenmediğini öğrenirsiniz. baharın tam ortasında ap ansız yaprak dçktüğünde, tam kökünden budamaya kalkarsınız ki öldü diye, baltayı her vurduğunuz yernen daha kuvvetli fışkırır. Dallarına salıncaklar kurup, havalara uçmak isterken siz, onun bedeni çok cılız ve güçsüz kalır. Büyümez artık yok bitti bunun işi derken, yayılmacı bir politikayla pencerenizden içeri sokar ışkınlarını. Kırılmasın diye camı kapayamazsınız. İçiniz ürperir... Tüm bunlarla uğraşmaktan yorgun düşer, ne yapacağınızı bilmez halde bırakırsınız onu. İşte o zaman onun mevsimidir. Size seyredip, keyfini sürmek düşer...
SAD
İşte tüm bu zenginliğin içine birgün, nereden geldiğini bilmediğiz bir tohum konar. Siz farkında bile olmadan yeşerip, bahçenin kuytu köşelerinden birinde size göz kırpmaya başlar, Çok heyecanlanırsınız. Bu filizlenen yabancının size ne vereceği bazen tüm çiçekleriniz önemli olur. Ne istediğini bilmeden her şeyi verirsiniz ona. Emin olduğumuz tek şey, bu el tohumunun sizin toprağınıza yatkın olduğudur. Yoksa niye pıtıraklanıp kafasını çıkartsın ki diye düşünürsünüz. Lakin bu ağaç hep beklemediğiniz şeyler verir size. Dallanıp budaklanacağını beklediğinzde bodur kaldığını görürsünüz, Çiçek açıp, meyve vermeye kalktığında ağzınız sulanırken, yemişinin yenmediğini öğrenirsiniz. baharın tam ortasında ap ansız yaprak dçktüğünde, tam kökünden budamaya kalkarsınız ki öldü diye, baltayı her vurduğunuz yernen daha kuvvetli fışkırır. Dallarına salıncaklar kurup, havalara uçmak isterken siz, onun bedeni çok cılız ve güçsüz kalır. Büyümez artık yok bitti bunun işi derken, yayılmacı bir politikayla pencerenizden içeri sokar ışkınlarını. Kırılmasın diye camı kapayamazsınız. İçiniz ürperir... Tüm bunlarla uğraşmaktan yorgun düşer, ne yapacağınızı bilmez halde bırakırsınız onu. İşte o zaman onun mevsimidir. Size seyredip, keyfini sürmek düşer...
SAD
13 Mart 2012 Salı
Sivas'tan Kenan'a selam olsun... Nice "hayırlı" karalara Türkiye'm
Aslında bugün blog sayfamı Sivas davasıyla ilgili birşeyler yazmak için açtım. yazdım sildim yazdım sildim... Kararda geçen "insanlık suçu değildir" cümlesini düşünürken aklım gene o eski yaraya gitti... 1975 'te Kenan'ı alıp götürdüklerinde, hakimin davayı düşürmek için verdiği karara: "bir insan hem şapka takıp, hem de uzun saçlı olamaz." kişinin cinsiyeti belirlenememiş, tıpkı bugünki dava gibi Kenan'ın davası da böylece kapanıp gitmişti... Bu cümleyi öğrendikten sonra çok daha iyi öğrenmiştim hiçbir şeye şaşırmamayı... Hele ki bu ülkenin adalet sisteminin verdiği "üstünü örtme" kararlarına... Kanayan yaralaralar zaman aşımına uğramaz bu ülkede, sadece kanayan yaralar kanırttıra kanırttıra aşındırılarak daha büyük izler bırakır içimizde...
Dün Nedim ile Ahmet'in dışarı serbest bırakılması, bozuk saatin günde iki kere doğruyu göstermesiydi... Bugünse Egzozunu adalet tıkamış, üstüne Kenanlar, Sivaslar, Hrantlar kazınmış külüstürümüzle, kendi dumanımızda boğularak yola devam ediyoruz.
Nasıl demişti Uğur son yazısını noktalarken?
Geçmiş olsun... Geçmiş olsun....
Dün Nedim ile Ahmet'in dışarı serbest bırakılması, bozuk saatin günde iki kere doğruyu göstermesiydi... Bugünse Egzozunu adalet tıkamış, üstüne Kenanlar, Sivaslar, Hrantlar kazınmış külüstürümüzle, kendi dumanımızda boğularak yola devam ediyoruz.
Nasıl demişti Uğur son yazısını noktalarken?
Geçmiş olsun... Geçmiş olsun....
7 Mart 2012 Çarşamba
Güze bahar olan şiir
Şimdi hayıflanıyorlar ardımdan.
Kolu kanadı kırık, hayli kocamış bir güze,
Gelin etimişim diye taze baharında,
Rengarenk kahkahalarla şakıyan gönlümü...
Oysa nasıl da bilmezler!
Benim öncem o güz olmasa,
Ben bahar olmam!
Tövbe gelmem dile,
Telli saz olmam!
Kolu kanadı kırık, hayli kocamış bir güze,
Gelin etimişim diye taze baharında,
Rengarenk kahkahalarla şakıyan gönlümü...
Oysa nasıl da bilmezler!
Benim öncem o güz olmasa,
Ben bahar olmam!
Tövbe gelmem dile,
Telli saz olmam!
9 Şubat 2012 Perşembe
Namussuz ayak izlerinin şiiri
Hep bu karda çıkan ayak izlerinin suçu biliyor musun?
Bir içe bir dışa...
Çirkin ama güzel sesli bir kadına eşlik ediyorlar,
Bir de ona eşlik eden, sence güzel olan,
Oysa hayli çirkin sesli ben...
Kandırımayı da iyi biliyorlar şu ayak izleri...
Bir içe bir dışa...
Tıpkı yalpalaya yalpalaya senin yoluna düşen gönlüm gibi...
Vuslatımıza çıkacakmışcasına yol gösteriyorlar bana...
Oysa bilirim ki köşe başında sıcak bir evin yatak odasında
Bitivericekler ayak izleri bir içe bir dışa...
Ben bilirim ki, senin güneşin beni aydınlattıkça,
Eriteceğini bilmeden, yoluma ışık saçtıkça,
Yitivericekler ayak izleri sevgilim.
Bir içe bir dışa...
S...
Bir içe bir dışa...
Çirkin ama güzel sesli bir kadına eşlik ediyorlar,
Bir de ona eşlik eden, sence güzel olan,
Oysa hayli çirkin sesli ben...
Kandırımayı da iyi biliyorlar şu ayak izleri...
Bir içe bir dışa...
Tıpkı yalpalaya yalpalaya senin yoluna düşen gönlüm gibi...
Vuslatımıza çıkacakmışcasına yol gösteriyorlar bana...
Oysa bilirim ki köşe başında sıcak bir evin yatak odasında
Bitivericekler ayak izleri bir içe bir dışa...
Ben bilirim ki, senin güneşin beni aydınlattıkça,
Eriteceğini bilmeden, yoluma ışık saçtıkça,
Yitivericekler ayak izleri sevgilim.
Bir içe bir dışa...
S...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)